Word As Image
Posted 3 weeks ago
1 Notes

Kalbime kim nüfuz ettiyse, orada birbirinden bağımsız kalabalıklar mesken tuttu.
İlk ikamet:
Seni sevmeye sekiz yaşımdayken başladım. Önce annemle bir otobüse bindim. Dörtyol’dan geçip, Dışkapı’da indim. Hastanede. Çok hastalanırdım. Ateşim düşmez, hapşırık nöbetlerimden ciğerlerim ağrır, ağzımdan yaralar çıkardı. Yalnızlıktan hasta olur çocuklar.
İyileştiğim günlerde Ulus’ta inerdik o otobüsten. Ben, annem ve çirkin giyisilerim. Çok kişiydik. Anafartalar’dan geçip, Samanpazarı’na yürürken görürdüm seni. Bakamazdım. Adımlarım küçük, annelerim aceleciydi.
Aluçlar, renkli macunlar, arasına dondurma konulan kağıt helvalar, Ruşen Pastanesi’nin soğuk limonatası, kandil simidi, memur simidi, çürük elma şekerleri ve bir de tam Hal’in girişindeki balık ekmek yapan adam tebessümü varmış ellerinde. Yıllar sonra gördüm. ‘Ellerin üşüdü mü?’ diye sorduğumda. Bunu öğrenmek için bunca zaman beklemiş olmak, yirmi bir sene boyunda ağaçları anımsatıyor.
Ellerin üşümüş. Üşümeselermiş. Ağladım avuçlarında. Ağlayınca da hayaller kurmaya başladım. Acı, umudun var olma sebebi.
Bakma sen dünyada çok şehir var dediklerine. Hayallerimizin temelini o sokaklarda atmışız, sıfır sermaye ile. Ayakkabılarımız hep bir numara büyük ve buna istinaden düşlerimiz de büyük, düşüşlerimiz de. Koş. Sen yine de koş.
Bir park var, Hoşdere Caddesi’nin arkasına uzanmış. Şehrin ısınmaya en ihtiyaç duyan ağaçları orada. Bu parka gidelim. Ağaçlarla birlikte üşüyelim. Sonra eve döneriz.
Hangi sayfadasın? Söyle. Gelip alayım.
Posted 1 month ago
2 Notes
Nasılsın Asya?
Ömrüme ömür kattım biraz, belki bir gün, bir saat. Emin değildim. Koştum baktım, doğruymuş. Gözlerimle hissettim. Şimdi sorsan neredesin diye, bir koridorda duyduğum şarkıyı takip ederken çıktığım yolculukları anlatırım. Susarak anlatma hakkımı yanında kullanma özgürlüğüme gülümseyerek.
Çok süslü mü şimdi sence bu cümleler. Öyle değil mi? Oysa çay demledikten sonra sahip olacağımız bir tasvir bile gülmemiz için yeterli.
Ankara nasıl güzel biliyor musun? Biliyorsun.
Asya, ben ölürsem çok ağlama sakın. Burada herkes ölüyor. Sahiden ölüyor. Bana bir şey olursa eğer, de ki; ‘Gerçekten mutlu günleri oldu, olmadı değil.’ Yalandan ölürdük küçükken anımsar mısın? Bayılır gibi yere düşerdik. 2.37 saniye sonra bize merakla baktığını hissettiğimiz arkadaşımız yüzünden hemen kahkaha atardık. Sen böyle durumlarda telaş eden tiplerdendin. Hemen inanacak kadar saftın. Aceleciydin.
Bazı hakikatler var ki, insanı tüm ideallerinden kurtarıp, mütevazı bir yaşama sürüyor dedi dayım. Sence de haklı değil mi? Mesela düşün. Evinde kalan birisi için, sabah fırına gidip, üşenmeden, ıslık çalarak ki ayıp olduğunu bilmene rağmen, çıkan ilk ekmeği almak da bir emek değil mi? Esaslı bir mutluluk değil mi? Hele de şu yıllarda.
Öyle insanlar tanısaydım da Asya; yazı, kışı, yağmuru, ayazı dert etmeden bir ekmek alıp gelseydiler fırından. Hayatımızın üzerinde de çay falan demleseydik işte, ne bileyim. Bu gerçekleşseydi, elim ayağıma dolaşırdı kesin.
Dün böyle birini tanıdım Asya. Gerçekten tanıdım. Hak ettim mi bilmiyorum ama tanıdım.
Bu yazıyı yıllar sonra okuduğunda da her şey dün kadar yakın olsun, çok uzaklaşmamış olsun. Bilirsin yıllardır aşık olduğum birini, gün olup sevmemekten korkmuşumdur hep.
Sevgilerle.
Nihan.
“Fırınlardaki Emekli Ekmekler”
Posted 1 month ago
4 Notes
Sokağım göz kamaştırıcıydı.
Yıllar akıp geçti. Bir hayli şey öğrendim, başka ışıklar gördüm, yani, bitkiye olduğu kadar insana da gerekli aydınlığın göklere, güneşlere ve denizlere göre değişen eşsiz renklerini bir bir saydım. Ama hiçbir şey, ne tabiat, ne de kitaplar, sokağım’daki güneşin o amansız, o değişmez beyazlığı kadar anılarımda yer etmedi.
Şüphesiz, bu göz kamaşması sadece içimden gelen bir şeydi ya da sadece hafızanın geçirdiği başkalaşımlarda vardı ve bunun gerçek olduğuna emindim. Ama güneşten gelen bu esenlik hayatın esenliği idi. On yaşımdaydım, ve ilk defa hissediyordum hayatı: kendini bir ilk yarayla duyuruyordu; bitkisellikten çıktım, anasından ayrı düşmüş bir hayvana döndüm; Ve bir yavru kedi değil de küçücük bir insan olduğum için yanağımda kurumuş bir damla gözyaşı kaldı.
Evet, güneşin beyaza boyadığı kül rengi binalarıyla, aralarından yeşil otların fışkırdığı sokak taşlarıyla, kendi yalnızlığını kuşatan sınırlarıyla sokağım, yaşadığım her anı hiçbir zaman unutamayacağım kadar göz kamaştırıcıydı. Sanki ben değil de, bembeyaz bir ışık içine gömülen kendi kaybolmuş çocukluğum söz konusuymuş gibi, ilk acıların karşısında gözlerini kırpıştırarak bütün saflığıyla duran ve kalbi bambaşka çarpan bu ürpermiş çocuğu tekrar görüyorum. O zamanlar dünya yine de sevinçlerle doluydu.
İsveç Kibritleri - Robert Sabatier
Posted 1 month ago
5 Notes
40 plays
- Anne Biz Geldik
Benim sesimi duymak zorundasınız.
Posted 2 months ago
7 Notes
Uzaktakini çağırıyordu en uzaktakini.
Mevsimlerin tekrar edemediği bir şeyi çağırıyordu,
gelmesi mümkün olmayanı.
Ve bir adım öne çıkıyordu mayıs.
Derindekini çağırıyordu, fırtınayı, tekneyi, yokluğu fark edilmeyeni.
İyiliği çağırıyordu cücelerdeki, kamburlardaki, kendi içine kıvrılanı çağırıyordu
gökadaların, çiçeklerin her şeyi içine alan sarmalını.
Parmağının ucuyla aşka dokunuyordu
bir yıldızın ucuna dokunur gibi yanıp sönen.
Yürüyordu sonra, birbirine açılan sokakların, meydanların, pazaryerlerinin ezberini bozuyordu:
Darmadağınık bir şarkıydı, çağrısı.
Yürüyordu koşuyordu kreşendo toz duman
ne kadar eşlik etse de keman, dile gelmiyordu acısı.
Posted 2 months ago
1 Notes
Elime ne geçen her şeyi okuyor ve her okuduğum şeyin, ister Mösyö Lökok’un maceraları, ister Murat Bey’in tarihi olsun, tesiri altında kalıyordum.
Eski bir Roma tarihinde, Mucius Scaevola isminde bir murahhasın* düşmanla sulh müzakeresi yaparken, kendisine teklif edilen şartları kabul etmezse öldürüleceği yolundaki tehdide cevap olarak, kolunu yanı başındaki ateşe sokup dirseğine kadar yaktığını ve bu sırada sükunetle müzakereye devam ederek, böyle tehditlerle korkutulamayacağını gösterdiğini okuduğum zaman, elimi aynı şekilde bir ateşe sokmak ve aynı metaneti nefsimde denemek arzusuna kapılmış ve parmaklarımı oldukça ağır bir şekilde yakmıştım.
*Elçinin
Posted 3 months ago
4 Notes
Durgunsun sular gibi,
İçli duygular gibi.
Gözlerinde sevda var,
Derin uykular gibi.
Posted 4 months ago
23 Notes
“Freud tanısaydı severdi beni.” Sense bana boş boş bakmış, mutfak tezgâhının yanlış eğimi yüzünden ocak tarafında, su ısıtıcısının arkasında biriken suyu, süngerle almaya devam etmiştin.
– Bizim Büyük Çaresizliğimiz
Posted 4 months ago
via senanlamazsan
17 Notes
Peki ama sevmek için ne gerekir? İşte tam bu noktada nedensizliğin arsız kuşları üzerinize pisler. Ciddiyim, bir de bakmışsınız, seviyorsunuz. Biri çıkar karşınıza, balkon yıkamanın çok güzel bir şey olduğunu söyler, seversiniz. Bir başkası çıkar, çocukluğundan beri gülümsemenin dudaklardan, yüzlerden nasıl silindiğini takip ettiğini söyler, seversiniz. Bütün çocukların okuldan koşarak çıktığını fark edip etmediğini sorduğunuzda, ‘Evet, üstelik kışın, paltolarını giymeden yalnızca kapşonlarını başlarına geçirip öyle koşarlar.’ yanıtını veren genç bir kadını, güzel domates kesen orta yaşlı bir adamı, Oktay Rifat’ın ‘Bir Uykuda’ şiirini çok seven birini, ispirto ocağını, cezvesini ve fincanını yanından ayırmayan bir kahve tiryakisini, kızının saçlarını tarayan bir babayı, ‘bal kavanozu’ diyemeyip ‘bal kavanözü’ diyen bir anneyi, herkesi herkesi sevebilirsiniz. İnsan sevilecek bir canlıdır. Gezegenimizdeki en güzel şeydir. Yattığım yerden biliyorum bunu.
Source: senanlamazsan